Ş İ M Ş E K W E B S İ T E
   
  A R P A D E R E S İ K Y
  SORU-CEVAP RİSALE-İ NURLARLA
 
http://www.sorularlarisaleinur.com/

Allah beni neden yarattı, belki ben yaratılmak istemiyordum, seçim hakkım yok ama sonucunda ceza var, mevzuyu değerlendirir misiniz?
 
İmam Gazali; zulmü, bir başkasının mülkünde haksız yere tasarrufta bulunmak, şeklinde tarif ediyor. Demek kişinin kendi mülkünde tedbir ve tasarrufu zulüm kapsamına girmiyor. Her şey Allah’ın mülküdür, O da mülkünde dilediği gibi tedbir ve tasarruf eder. Öyle ise Allah’ın mülkünden olan insanın itiraz ve şikayete hakkı yoktur.

Diğer bir husus; yokluk ve hiçlik mahz-ı şerdir, yani tam bir çirkinlik ve karanlıktır. Varlık ise mahz-ı hayırdır, yani tam bir hayır ve güzelliktir. Öyle ise; Allah’tan yokluk ve hiçlik istemek mümkün değildir. Allah’ın bütün isim ve sıfatları, varlığı ve hayrı gerektirir. Öyle ise insanın "ben neden yoklukta kalmadım da tam hayır olan varlık sahasına çıkartıldım" demesi, safsata ve yüzeysel düşünmekten başka bir şey değildir.

Allah’ın, insanı yaratması değil, insanı imtihana tabi tutması sorumluluktur. Öyle ise "neden insan olarak yaratıldım yerine, neden imtihana tabi tutuldum" demek daha gerçekçi ve anlamlı bir soru olacaktır. Zira varlık ve insanlığın hiçbir kötü ve şer tarafı yoktur. Kötülük ve şer yaratılışta değil, insanın iradesini kötüye ve şerre kullanılmasındadır. Öyle ise neden kötülük ve şerre müsaade edildi demek yerine, neden ben kötülüğü ve şerri seçtim diye kendimizi murakabe etmeliyiz.

İnsan bilmediği ve gücünün yetmediği şeyden mesul olmayacak, irade ve seçiminden dolayı sorumlu olacaktır. Demek ne kadar çok itiraz ve şikayet de etsek, düğüm insanın iradesinde çözülüyor. Çözümü insanda olan bir şeyi, Allah’a havale edip bundan sızlanıp şikayet etmek, pek de makul ve gerçekçi bir yaklaşım değildir.
 
Kainattaki bütün mevcudat (bitkiler ve hayvanlar) itaat halinde; insan neden asi?
 
Allah insanı şu kainatın halifesi ve en mükemmel bir neticesi şeklinde yarattığı gibi, o nispette de aşağı dereceye düşecek bir vaziyette, hatta hayvandan da aşağı düşebilecek bir kıvamda yaratıp, sorumlu ve mesul tutmuştur. Ve tüm mahlukatı ona itaat ve hizmet eder bir durumda yaratmıştır.

Allah, insanı kendi tercihlerini yapacak bir irade ile de imtihana tabi kılmıştır. Yani insan, mahlukata efendi de olabilir, mahlukatın en aşağısına da düşebilir. Bu imkan ve kabiliyete sahip bir fıtratta yaratılmıştır.

İnsan, bu gerçekler karşısında iradesini iki tarafa da kullanabilir. Allah’a aziz bir kul olup, mahlukata efendi de olabilir. Tersini yapıp, asi ve hain de olabilir. Seçim kendisine aittir. Bütün mahlukatın, itaat içinde olması, onların yaradılışının gereğidir. Zira, onlarda seçim yapacak, farklı davranacak, ne kabiliyetleri var, ne de iradeleri vardır. Ama Allah, insanı, mahlukattan farklı bir mahiyet ve fıtratla yaratmıştır.

Onun için insanların bazıları iman ve ibadetle itaat edip kainatın ritmine uyum sağlarken, bazıları da küfür ve isyan ile kainatın ritmine zıt bir hal alıyorlar. Ama, her insan yaptığı amel ve seçiminden hesaba çekilecektir. Uyumsuzluk ve isyan insanın nefsi ve şeytanına tabi olmasının bir neticesidir.
İnsan Nereden Gelmiştir? Niçin Gelmiştir ve Nereye Gidecektir?
 
Her insan; âlem-i ervahtan başlayıp, rahm-ı maderden, sabavetten, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, haşirden geçen ve ebediyen devam edecek bir yolculuğa çıkarılmıştır.

Bu yolculuğun gençliğe kadar olan kısmı herkes için aynı şartlara havidir. Farklılık gençlik yaşı dediğimiz on beş yaş civarından itibaren başlar. On beş yaşına kadar geçen yolculuk, hikâyedeki; dereden, tepeden, çöllerden ve sahralardan geçmek gibidir; yani ruhlar âleminden, anne rahminden ve sabavet mevsiminden yolculuk yaparken insanların karşılaştığı hadiseler, vaziyetler ve muamelat çok farklı, bazen çok dehşetli ve hüzünlü, bazen de çok keyifli, neşeli ve hayretli olabilir. Fakat on beş yaşına kadar olan bu hayat yolculuğunda insanlar mümeyyiz olmadıkları ve henüz iradeleri ile yolları tercihte istidatları inkişaf etmediği için eşittirler, imtihana ve teklife tabi değillerdir. Buluğa ermeye ömür kifayet etmezse, kim olursa olsun muamelatından mes’ul değildir.

On beş yaşından sonra ise; imtihan ve teklif devreye girdiğinden, insan da iradesiyle hayrı ve şerri tercih hakkına sahip olur. Gençlikten itibaren başlayan, ihtiyarlıkla devam eden ve ölümle noktalanan hayatın bu kısmında başına gelecek iyi veya kötü, güzel veya çirkin, hayır veya şer bütün hadisat ve muamelata karşı davranışından, tarz-ı telakkisinden, düşünce ve tefekküründen sorumludur. Ölümden sonraki hayatta; sorumluluk yüklü bu ikinci kısım keyfiyetiyle önümüze konulacaktır.

O iki kardeşe tavsiyede bulunan o mühim zat ise; başta Peygamberler ve mürşitler ve manevi önderlerdir. Bu tavsiyeler umuma yapılır. On beş yaşına kadar olanlar için bu tebligatlar; sonraki hayata bir hazırlık, on beş yaşını geçip imtihana girenler içinde bir ikaz, bir irşad ve muvaffakiyetin temel taşıdır. Vefat edenler içinde bu irşad vazifesi, onların manevi hayatlarına ve kefe-i mizanlarına bir nur, bir hediye, bir dua ve bir rahmettir.

Demek ki o mühim zatın tavsiyesinden evvelki hayat, mes’uliyeti mucib bir hayat olması icab etmez.

Âlemin hadisatı herkes için aynı derecede cereyan eder; imtihana girenlerle girmeyenlerin farkı yoktur. Sabavette olanlar için alemin hadisatı meydan-ı imtihana hazırlık, gençlikten itibaren ölüme kadar yaşayanlar için imtihan ve tecrübe, kabirde olanlar için iman ve inançlarına göre; ya hayret verici ibret tabloları veya dehşete düşürücü ve telaşa sevk edici hüzün levhalarıdır.

Biliyoruz ki Allah öyle yazdığı için biz yaşamıyoruz, biz ne istediysek Allah onu yazmış. Peki biz ne zaman istemişiz? Daha dünyaya gelmeden önce mi?Allah ezeli ve ebedi ilmiyle olmuş olacak herşeyi biliyor.
 
 
İnsanın bir şeyi seçip talep etmesi ancak mevcut ve hazır bir zamanda olması ile mümkündür. Yani öncelikle insan, varlık sahasına çıkacak, sonra da zamanın şimdiki halinde bulunacak ve isteyecektir. Yoksa, insanın hem yokken, hem de zamanın geçmiş ve gelecek halinde irade de bulunması mümkün değildir. Ama Allah’ın ilmi zaman ve mekandan münezzeh olduğu için, zamanın kayıtları onu bir şeye mahkum edemez. Allah  olaylar olmadan önce de olayları bilir. Zira Allah zamana bağlı değildir.
 
Allah'ın kimseye kaldıramayacağı yükü yüklememesi durumu Risalelerde nasıl tefsir edilmiştir?
 
 Bu ayetin manasına dair geniş ve kapsamlı bir tefsir ve izah Risale-i Nur’da geçmiyor. Lakin Risale-i Nurların eczalarında işari ve remzi olarak bu konuya ilişkin mesajlar bulunabilir. Kadere iman, teslim ve tevekkül, sabır, marifet, imtihan, ibadet gibi bir çok kavramlar bu konu ile doğrudan ya da dolaylı olarak ilintilidir. Risale-i Nurlar bu kavramları kafi derece beyan ettiği için o noktaları mütalaa etmekte fayda vardır.
Allah, insana kaldıramayacağı yükü yüklemez, bu Onun adalet ve şefkatinin bir gereğidir. On Altıncı Mektup'ta bu ayetin geçtiği bir pasajı bu vesile ile buraya alalım:
"BEŞİNCİ MESELE: Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız

kalmayacaktır. Hem madem لاَ يُكَلِّفُ اللهُ نَفْسًا اِلاَّ وُسْعَهَا sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır."

"Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin."
(1)
 
 
 
Allah'ın Ezeli ve Ebedi Olduğunu, Risale-i Nur'daki Delillerle İsbatını Yapar mısınız?
 
Risale-i Nurlarda ezeliyet ve ebediyet şu şekilde izah ve ispat ediliyor:

"Meselâ, nasıl gündüzde çalkanan bir deniz yüzünde ve akan bir nehir üstündeki kabarcıklarda görünen güneşcikler gitmeleriyle arkalarından gelen yeni kabarcıklar, aynen gidenler gibi güneşcikleri gösterip gökteki güneşe işaret ve şehadet ederler ve zeval ve vefatlarıyla bir daimî güneşin mevcudiyetine ve bekasına delâlet ederler. Aynen öyle de, her vakit değişen kâinat denizinin yüzünde ve tazelenen hadsiz fezasında ve zerrat tarlasında ve bütün hadisatı ve fâni mevcudatı kucağına alarak beraber çalkanan zaman nehrinin içinde mahlûkat, mütemadiyen sür'atle akıp gidiyorlar, zâhirî sebepleriyle beraber vefat ediyorlar. Her sene, hergün bir kâinat ölür, bir tazesi yerine gelir. Ve zerrat tarlasında, mütemadiyen seyyar dünyalar ve seyyal âlemler mahsulâtı alındığından, elbette kabarcıklar ve güneşcikler zevalleriyle daimî bir güneşi gösterdikleri gibi, o hadsiz mahlûkat ve mahsulâtın vefatları ve zâhirî sebepleriyle beraber kemâl-i intizamla terhisleri, gündüz gibi şüphesiz, güneş gibi zâhir bir kat'iyette bir Hayy-ı Lâyemutun, bir Şems-i Sermedînin, bir Hallâk-ı Bâkînin ve bir Kumandan-ı akdesin vücub-u vücudu ve vahdeti ve mevcudiyeti, kâinatın mevcudiyetinden bin derece zâhir ve kat'îdir diye bütün mevcudat ayrı ayrı ve beraber şehadet ederler."
(1)

"
Dördüncü hüccet: Malûmdur ki, ziyayı verenin ziyadar olması lâzım; tenvir edenin nuranî olması gerek; ihsan gınâdan gelir; lütuf lâtiften zuhur eder. Madem öyledir; kâinata bu kadar hüsün ve cemal vermek ve mevcudata muhtelif kemâlât vermek, ışık güneşi gösterdiği gibi, bir cemâl-i sermedîyi gösterirler."

"Madem mevcudat, zeminin yüzünde büyük bir nehir gibi, kemâlâtın lem'alarıyla parlar, geçer. O nehir güneşin cilveleriyle parladığı gibi, şu seyl-i mevcudat dahi hüsün ve cemal ve kemâlin lem'alarıyla muvakkaten parlar, gider. Arkalarından gelenler aynı parlamayı, aynı lem'aları gösterdiklerinden anlaşılıyor ki, cereyan eden suyun kabarcıklarındaki cilveler, güzellikler nasıl kendilerinden değil, belki bir güneşin ziyasının güzellikleri, cilveleridir. Öyle de, şu seyl-i kâinattaki muvakkat parlayan mehâsin ve kemâlât, bir Şems-i Sermedînin lemeât-ı cemâl-i esmâsıdır."
(2)

Ayrıca akli ve mantıki delillerden birkaç tanesini numune olarak takdim edelim:

İmkan: Kelime olarak; varlığı  mümkün olan şeylere denir. Yani, var olması ile yok olması eşit olan demektir. Bu eşitlikten var olanlara; vaki
, yok  olanlara da; mümkün denir. İşte bu eşitliği bozmak ancak ve ancak  mümkinat cinsinden olmayan Vacip bir vücutla mümkündür.

Zira mümkünün, mümküne illet, yani sebep olması imkansızdır. Yoksa devir  ve teselsül dediğimiz, mantıksız şeyleri kabul etmemiz gerekir ki, bu da muhaldir.

Devir:
Mümkün bir şeyin, mümkün olan bir şeyi varlık alanına çıkarması demektir ki, bu da batıldır.

Buna şöyle bir temsille işaret edelim;  A okuluna kayıt yaptıracaksın ve müracaat ettin. A okulu dedi ki kayıt şartımız, B okuluna kayıt belgesidir. Sen hemen B okuluna gittin. Onlar da dedi ki; kayıt şartımız A okuluna kayıt olmanızdır. Böyle bir durumda senin, her iki okula da kayıt olman ebediyen imkansız hale gelir. İşte devir, yani kısır döngü denilen şey budur.

Şimdi varlık sahasına çıkmamış bir mümkün, nasıl olur da başka bir mümkünün varlık sahasına çıkmasına sebep olabilir. Önce kendisi, bir varlığa kavuşsun, sonra başka mümküne illet ve sebep olsun. Buradan açıkça anlaşılır ki: Mümkün, mümküne sebep olup yaratıcılık yapamaz.

Teselsül:
O sebep, bu sebepten, bu sebep, şu sebepten diyerek sonsuza giden bir sebep-sonuç zinciri kabul etmek demektir ki, bu da aklın kabul etmeyeceği imkansızlar sınıfındandır. Teselsülün batıl bir fikir olduğunu kelam alimleri arşi ve süllemi denilen on iki delille çürütmüşlerdir.

Biz numune olarak bir kaçını buraya alalım:

Burhan-i Tatbik:
Birbirlerine eşit olan iki miktarın birinden muayyen miktar çıkarılınca, eşitlik bozulur. İki sonsuz silsilesi de birbirine eşittir. İki sonsuz silsilesinin birinden belli bir kısım çıkarılınca, bunların eşitliği bozulur.

Bir cemiyet silsilesinden bazı parçalar çıkarılınca, kalan kısım o silsilenin tamamından küçüktür.

Kelamcılar, son ma'lûlden başlamak üzere, mazi cihetine doğru giden bir illet ma'lûl silsilesi, ayrıca buna nisbetle bir kaç halka (mesela 5 halka) geride bitmiş başka bir illet-malûl zincirini tasavvur ederler. Teselsül zincirinde her halka kendisinden öncekine nisbetle ma'lûl, kendisinden sonrakine göre illet(sebep)tir.

Mesela; iki halka düşünelim, biri fillerin halkası ki, halen de devam ediyor. Bu birinci halka olsun. Bir de dinazorların türünün halkası olsun. Bu ikinci halka kesildi ve bitti. Bu iki türü ve halkayı, maziye uzanan iki çizgi ve hat olarak düşünecek olursak, birbiri ile hizaladığımız zaman, dinazor halkasının, fil halkasından kısa olduğu anlaşılır. O zaman, ezeliyet manası da olmaz. Zira ezeliyette noksan ve eksik kavramı olamayacağı için, bu türlerin de ezeliyete gitmesinin imkansız olduğu anlaşılır. Filler halkası diğer halka ile nispet edilebildiğine göre, bu da ezeli olamaz, fazlalık ve eksiklik kavramı ezeliyet ile bağdaşmaz.

Burhân-ı Tezâyüf:
Bu delil, hadiselerin illet ve ma'lûl sayılarının birbirine eşit olmaması esasına dayanır. Teselsül ve devirde mantık, sebeplerin sonsuza denk gitmesi demektir. O zaman her sonuç için bir sebep, sonsuza dek gitmek gerekir. Halbuki her netice için bir sebep olmadığına göre ve sebeb ve sonuçlar sayı bakımından birbirine denk olmadığı için, o zaman ezeliyet cihetine gidilemez. Bir tarlaya iki çuval tohum atarsın on ton buğday alırsın.

Geriye tek seçenek kalıyor. O da mümkünat  sınıfından olmayan, varlığı ezeli ve ebedi olan Allah, bu eşitlik dengesini bozuyor, yani varlık ve yokluk seçeneklerinden birini ezeli iradesi ile seçip, mümkünü varlık sahasına çıkarıyor. Kendisi zaten ezeli bir varlık sahibi olduğu için, başka bir sebebe, ya da illete muhtaç olmuyor. İşte imkan delilinin özü bundan ibarettir.

(1) bk.
Şualar, On Beşinci Şua Birinci Makam.

(2) bk.
Sözler, Otuz İkinci Söz İkinci Mevkıf.
 
Sonsuzluk nedir, anlaşılabilir mi ?
 
Bir bardağa denizin yerleşmesi mümkün olmadığı gibi, sınırlı olan insan aklının da sonsuzu kavraması mümkün değildir. Şu var ki, insan sonsuzu anlamasa bile onun varlığını bilebilir. Bilmek, inanmak başka, anlamak daha başkadır.
İnsanoğlu her şeyiyle sınırlı. Hayatının bir başlangıcı var. Her başlangıç bir sondan haber verdiği için bu hayatın da bir sonu olacaktır. İşte, başı ve sonu olan bu kısa hayat içerisinde, insan her yönüyle sınırlı işler görebiliyor. Gözü, mevcut ışınların ancak yüzde iki buçuk kadarını görebiliyor. Kulağı sadece belli bir frekanstaki sesleri işitebiliyor.
Madde aleminde açıkça görünen bu hakikat, ruh aleminde de geçerli. İnsan aklı her şeyi anlayamıyor. Zira, öğrenmeye başlamasının bir başlangıcı var. Başlangıcı olan ilim sonsuz da olamıyor; tıpkı hayat gibi...
İnsan aklının aczinin başlangıç noktası, kendini anlayamamasıdır. Şu sınırlı akıl, henüz kendini anlamış değilken nasıl oluyor da sonsuzu anlamaya kalkışabiliyor?.. Üçün dörtten küçük olduğunu bilen insanoğlu, yine kesinlikle bilir ki, ben üçten dördü çıkarmaya kalkışırsam menfi bir netice ile karşılaşırım. Bunu bildiği halde, sınırlı olan aklına sonsuzluğu sıkıştırmaya çabalıyorsa, sonucun eksi sonsuz, yani sonsuz bir menfi olacağını da baştan kabul etmiş demektir.
İnsan sonsuzu anlayamaz, ama sonsuza inanabilir... Bu da insanoğluna büyük bir ilahî lütuftur. Yoksa, bütün sıfatları sonsuz olan Rabbine nasıl iman edecekti?.
Bu vadide insanoğluna bir mukayese imkanı, bir fikir yürütme, istidlalde bulunma gücü verilmiş. O, bu güç sayesinde çok iyi bilir ki, bu alemde benim bir başlangıcım ve sonum olduğu gibi, her şeyin de yine bir ilk ve son noktası var.
Başlangıcı olan her şey, bize şu iki hakikati birden ders verir:
Beni yoktan yaratan bir zat var ve onun varlığı ezelidir. Aynı şekilde her son da bize ebedi bir zattan haber verir. Kendimize şu soruyu soralım: Senin anlayamadığın sadece sonsuzluk mu? Yer çekimini anlayabiliyor musun? Güneşin, gezegenlerini nasıl çekip çevirdiğini kavrayabiliyor musun? Ruhun, aklın, hayalin, hafızanın mahiyetlerini bilebiliyor musun? Elma ağacının içindeki o manevi fabrikayı izah edebilmiş misin? Yumurta nasıl oluyor da, uçan bir kuş oluyor? Nutfe dokuz ay sonra nasıl ağlıyor, görüyor, işitiyor? Bu alemde insanın göremedikleri gördüklerinden, anlayamadıkları anladıklarından, bilmedikleri bildiklerinden çok fazladır.
İnsanın, bu fani eşyayı anlamış gibi, bekayı anlamaya kalkışması onu en azından yorar. En azından diyorum, çünkü bu gibi yersiz arayışların insanı sersem etme ve yoldan çıkarma ihtimali de vardır...
İnsanın sonsuzu anlama gayreti iki ayrı sahada cereyan ediyor. Birisi, ilahi sıfatların sonsuzluğu, diğeri de ahiret hayatının sonsuzluğu... Bu ikisi arasında, gözden kaçmaması gereken önemli bir farklılık var. Ahiretteki sonsuzluktan söz edildiğinde, zihinlerde hemen zaman ve müddet kavramları canlanır. Sonu gelmeyen, tükenmeyen, fani olmayan, arızalanmayan bir hayat... Burada verilen hayatın geri alınmaması, baki kılınması söz konusudur. Bunu aklın almaması için bir sebep olmasa gerek..
Allah ın sıfatlarının sonsuzluğuna gelince:
Onun kudreti sonsuzdur, demek, “ne kadar alem yaratırsa yaratsın kudretinde bir noksanlık olmaz” demektir. İlminin sonsuzluğu, onun cehilden münezzeh olduğu manasınadır. Diğer sıfatlar da aynı şekilde, aynı mantık içerisinde değerlendirilmelidir.
“Ezeli olan elbette ebedidir.”
hakikati, Cenab-ı Hakk'ın zatı için de geçerlidir, sıfatları için de... Yani, onun bütün sıfatları sonsuzdur, ebedidir. Zira, hiçbiri sonradan var olmuş değildir; hepsi ezelidir.
HAŞYET:

Korku
anlamına gelen ve Kur'ân-ı Kerim'de birçok ayette geçen "Havf" ile eşanlamlı bir kelime.

Eşanlamlı olmalarına karşılık, literatürde havf daha çok maddi olan, gözle görülür sebeplerden kaynaklanan korkuyu; haşyet ise saygıdan doğan, ümide yönelik, yüceltmeyle birlikte bulunan bir korku duyma durumunu anlatmak için kullanıla gelmiştir. Havf, dünyevî bir korku; haşyet uhrevî ve ilahî bir korku anlamını yüklenir olmuştur. Bu anlam yüklemesinin "gönül alçaklığı, boyun eğme, itaat" biçiminde duyulan duyguyu anlatmak için Arapça'da kullanılan ve haşyet kelimesiyle ise gerek kök, gerek manâ bakımından aralarında hiçbir bağ bulunmayan huşû' ile haşyet arasındaki ses benzerliğinden kaynaklanmaktadır.

Kur'ân-ı Kerîm, haşyet ve havf kelimelerini, birçok âyetlerde birbirleriyle eş anlamlı olarak almıştır. Kur'ân'da Allah'tan korkmanın gereği vurgulanırken, haşyet sözcüğü kadar havf kelimesi de kullanılmış; insana ait bir endişenin anlatımında ise kimi yerde havf denirken, kimi yerde haşyet denilmiştir.

"Ama, kim Rabbının azametinden korkup, kendi nefsinin hevâsından alıkoymuşsa..." (en-Nâziât, 79/40)
anlamına gelen âyet-i kerimedeki korkuyu karşılamak için haşyet sözcüğü daha uygun gibi göründüğü halde, Kur'ân-ı Kerîm havf kelimesini kullanmıştı. "Însan onlara, 'düşmanlarınız size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun dediler,' bu, onların imanını arttırdı da Allah bize yeter, O ne güzel Vekildir' karşılığını verdiler" (Alu İmrân, 3/173) anlamındaki âyette geçen korkunun ise, havf sözcüğü ile anlatılması beklenirken, Kur'ân-ı Kerîm burada da haşyet kelimesini kullanmıştır. "arkasında zayıf zürriyet bırakmış olmak korkusu" (en-Nisa, 4/9); "Ticarette kesat korkusu" (et-Tevbe, 9/24); "hazinelerin tükenme korkusu" (el-İsrâ,17/100). gibi dünyevî korkuları da Kur'ân-ı Kerîm hep haşyet kelimesi ile ifade etmiştir.

"Onlara savaş farz kılındığında, içlerinde bir takımı hemen, insanlardan Allah'tan korkar gibi, hatta daha çok korkar ve Rabbımız, bize savaşı niçin farz kıldın; bizi yakın bir zamana kadar erteleyemez miydin?' derler"
(en-Nisâ, 4/77) anlamındaki âyette ise, hem insanlardan olan korku, hem Allah'tan korku hem de insanlardan Allah'tan daha çok korkulmakta olduğunu anlatan kelime olarak hep "haşyet" kelimesinin kullanılması, literatürdeki havf ve haşyet farklılaştırmasının zannî olduğunu açık bir biçimde gösterir. Nitekim, "Arkalarında zayıf zürriyet bırakmalarından korku duyanlar, haksızlık yapmaktan Allah'tan sakınarak dürüst söz söylesinler" (en-Nisâ, 4/9) anlamındaki âyet-i kerîmede dünyevî olan ilk korku haşyet'le kökdeş bir kelime olduğu halde, Allah'tan korkma olayı için havf kelimesi kullanılmıştır.

Hz. Peygamber (s.a.s)'in ancak Allah'tan ve Kıyamet'ten korkanların uyanmasını sağlayabileceği (Yâsin: 36/11 ve Nâziât: 79/45); Kitab'ın Allah'tan korkanlara öğüt olarak indirildiği ve Allah'tan korkanların öğüt alacakları haber verilerek, haşyet ile iman arasındaki bağ belirtilerek açıklanır (Taha: 20/3 ve A'lâ: 87/10) Mü'minlerin Rablerinden korku duydukları (er-Ra'd,13/21); Bu haşyetle iman gereği titrenmekte olduğu bildirilir (el-Enbiya 21/25 ve Mü'minun: 23/57)

Üstelik bu görülmeyen bir Rab'dan olan korkudur ve korkuyu, ancak, bilgi sahiplerinin duyabilecekleri haber verilmiştir (el-Enbiya, 21/49, Fatır, 35/18, Kâf, 50/33) Haşyet duymamak ise, ancak, kalbi hasta olanlar için söz konusudur (el-Mâide: 5/52). Allah'ın hükümlerini uygulamadan insanlardan korkmayıp uygulamama halinde başa gelecek felâketlerden dolayı Allah'tan korkulması gerektiği de açıkça "Haşyet" olarak ifade edilmiştir (el-Maide 5/44)

Haşyet ve Allah'a ve Ahiret'e iman, namaz ve zekat ile birlikte (et-Tevbe; 9/18) Allah'a ve Peygamber'e itaatin yanı başında anılabilecek ölçüde önemli bir tutumdur (en-Nur, 24/52) Bunu yaşayabilen iyilikte yarışıp, öne geçenler (el-Mü'minûn, 23/23) ve Cennet'e kavuşacaklar bunlardır (el-Beyyine: 23/8) Kitab, bunları ürpertir. (ez-Zümer, 39/23) onlar insanlardan değil, Allah'tan korkmanın uygunluğunun (el-Ahzâb: 33/37) ve gerekliliğin (el-Mâide: 5/3) idrâki içinde bulunmakla, tebfiğ sırasında insanlardan çekinmezler (el-Ahzâb, 33/39)

Haşyet, yalnızca insanların duyageldiği bir korku değildir. Taşlar, Allah korkusundan yuvarlanır (el- Bakara; 2/74) ve dağlar, insanları ürperten Kur'ân-ı Kerîm'in kendilerine inmesi halinde Allah korkusuyla baş eğerek parça parça olma istidadındadır (el-Haşr; 59/21)

Allah'tan korkmak için zorlanmaya veya korkunç bir şeyle tehdide de ihtiyaç yoktur. Yumuşak söz de "ona (Fir'avn'e) yumuşak söz söyleyin, belki öğüt dinler veya korkar" (et-Tâhâ: 20/44) anlamındaki âyette belirtildiği üzere, haşyet uyandırmağa yetebilir.

Zübeyr YETİK

Allah'ı Sevmeli mi, yoksa O'ndan korkmalı mı ?

 
 

Bir insan niye Allah'a inanır? Bu hayatı anlamlandıramadığı için mi?

 

Allah’a inanmak, hariçte olmayıp da insanın kendi zihninin ürettiği bir mefhum veya bir kurgu değildir. İnsan, Allah’a inandığı için, Allah var değildir;  Allah var olduğu için insan, Allah’a inanır.

Allah’ın varlığına ve birliğine, şu kainatta o kadar çok delil ve ispatlar var ki, balığın sürekli su içinde olmasından suyu fark edememesi gibi, insan da bu her tarafı kuşatmış delil ve ispatları göremiyor, fark edemiyor.

Ama Kur’an'ın tarzı ile, imanın gözlüğü ile bakarsan, o ülfet ve ünsiyet yırtılır ve her taraf marifet nurları ile dolar.

Allah, insanın fıtratına, kendini kolayca bulduracak ve bildirecek cihazlar koymuştur. Bu cihazlar da insanı Allah’a iman etmeye zorlayan unsurlardır.

Mesela, insan kalbinde, iki özellik vardır. Biri, dayanma noktası, diğeri yardım isteme noktasıdır. İnsandaki sonu olmayan acizlik ve fakirlik durumu, sürekli insanı aciz ve fakir olmayan birisine dayandırmak ve yardım istemek noktasına zorluyor. Bu da insanın bu dünyaya, hayvan gibi yeme içme ve zevk etmek için gönderilmeyip, kendini bize bütün isim ve sıfatları ile tanıttırmak isteyen Zatı tanımak ve ona kulluk etmek için gönderildiğimizi gösteriyor. Hayata, felsefenin karanlık ve kısır bakışı ile bakarsan, hayatın ne olduğunu, ne manaya geldiğini kavrayamazsın.

Mesela, felsefe nazarında ölüm, bir yok olma ve hiçlik karanlığına düşmektir. Ünsiyet ettiğin şu dünyadan, sonsuz ayrılıktır. İnsan ise, sadece konuşma özelliği olan bir hayvandır. Her şey tesadüfün oyuncağı, her şey manasız ve abestir. Bütün şu kainatta olan bitenler, serseri bir tesadüfün işidir. Onun için insanın şu hayatta hiçbir vazifesi yoktur. Bütün bu fikirler, felsefenin çürük mahsulüdür. Amma Kur'an nazarıyla bakılırsa, ölüm, bir hiçlik ve yokluk değildir. Ebedi ve daha güzel bir alemin kapısıdır. Ve ebedi bir kavuşmaktır. İnsan ise, şu kainatın en mükemmel ve geniş, his ve duygularla donatılmış bir halifesidir. Kainatta bütün olan ve bitenlerin tedbir ve idaresi Allah’ın elindedir. Zerre kadar tesadüf yoktur. Buna en büyük şahit ise, fennin ispatı ile her şeyde görünen mükemmel sanat, intizam, ahenk, ölçü, estetik, incelik gibi durumlardır.

Şu alemde her şey, sinekten böceğe, zerreden gezegenlere vazifelidir. Hiçbir şey serseri tesadüfün oyuncağı değildir. Yani, hayat gayet anlamlı ve hikmetlidir.

 

İnsan Sadece Akılla Allah'a Ulaşabilir mi?

 

Allah’ı bilmenin ve tanımanın çok şubeleri, çok mertebeleri, çok dereceleri vardır. Allah’ın sadece varlığını bilip kainatta tedbir ve tasarrufunu inkar etmek ve Rububiyet ve Uluhiyetinin eserlerini ve ipuçlarını kainat üstünde okuyamamak da bir bilmektir, ama kafi bir bilmek ve tanımak değildir.

Halbuki Kur'an öyle bir marifet dersi veriyor ki; Allah'ın varlığının ve birliğinin yanında şuunatının, sıfatlarının ve isimlerinin kainattaki tecelli ve icraatlarını akla, kalbe ve hissiyatlara tesis ettirerek, dem ve damarlarına işlettiriyor. Her hadisede Allah'ın Rububiyet ve Uluhiyetini göstererek tam bir marifet dersi veriyor.

Ama aklı esas alan felsefe ise, Allah’ı sadece bir ilk sebep olarak görür, onun dışında kainatı ve içindeki icraatları sebeplere taksim eder. Allah’ın kainattaki Rububiyetini, Uluhiyetini isim ve sıfatların tecelliyatlarını göremez ve inkar eder. Bu şekil bilmek ise Allah'ın istediği bir bilmek değildir. Yani akıl vahyin terbiye ve idaresi altına girmeden, hakiki ve tahkiki marifeti elde edemez. Buna şahit ise akılda çok ileri giden felsefenin ve filozofların Allah hakkındaki marifetlerinin varlık boyutundan öteye geçememesidir. Halbuki Allah’ı bilmek, sadece varlığını ilk sebep olarak kabul edip, kainatı sebeplere taksim edip, kainatta Rububiyet ve Uluhiyetini inkar etmek değildir. Mesela aklı esas alıp vahye yüz çeviren felsefenin  ukulu aşere düşüncesi ne denli tevhitten uzak şirke yakın ve Allah’ın marifetinden  uzak olduğu,  misal olarak gösterilebilir.

Yıldız böceği, küçük ışıkçığına itimat edip güneşin ışığına meydan okuduğu için, zifiri karanlığa mahkum olmuşlar. Bunun gibi  filozoflarda vahiy güneşine teslim olmayıp kendi kafa fenerlerine itimat ettikleri için, kainat karanlığı içinde taklidi bir imanı zor elde etmişler. İbn-i Sina’nın, "Haşirde akıl ile gitmek imkansız, ama iman ile teslim oluruz." sözü, salt akılın olayları anlamakta ne kadar aciz ve ihatasız olduğunu gösterir. Ama aklı vahyin teslimiyetine ve terbiyesine verdiğin zaman, şu kainatın en ince ve en müşkül meselelerini açan bir anahtar hükmüne gelir. Kainatın ali ve yüksek bir mütefekkir nazırı olur.

Özet olarak vahiyden uzak ve vahyin terbiyesine girmeyen salt ve soyut akıl Allah’ı kamil manada bilemez ve tahkiki bir marifete yetişemez. Bu sebeple akıl vahyin tedbir ve terbiyesine girip onun dairesinde işlemesi gerekir, yoksa şirk ve küfür bataklığında kaybolur gider. Tarihte sayısız dahi derecesinde filozoflar, salt akılları ile kainatta boğulup küfür ve şirk çukurundan kurtulamamışlar.

 

Soru ve cevap hakkında yorumlarınızı, cevaba katkılarınızı ve önerilerinizi bize bu alandan gönderebilirsiniz.
Yorum yazabilmeniz için üye olmanız veya eğer üye iseniz üye girişi yapmanız gerekmektedir.

 

Şu kâinattan maksad-ı âlâ, tezahür-ü Rububiyete karşı, ubudiyet-i küllîye-i insaniyedir.

 

“İnsan niçin yaratılmıştır?” sorusuna sıkça muhatap oluruz. Böyle bir soruyu kendimize yahut bir başkasına sormamız, bizim için büyük bir İlâhî ihsandır.
Bu imtihanı kazanmanın tek yolu, sorunun cevabını bizi yaratandan öğrenmemizdir. Bu noktaya varan insanlar gerçeğin kapısını çalmış olurlar. Ve kendilerine Kur’an lisanıyla, Peygamber diliyle cevapları verilir:
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”
Zâriyât Sûresi, 56)

Nur Küllîyatında, ayette bahsi geçen ibadete ‘marifet’ mânâsı veriliyor. Bu mânâ üzerinde çoğu tefsir alimlerimiz ittifak etmişler. Namaz, oruç gibi ibadetler ise bu marifetin neticesidir. İnsan, nimetin şükür gerektirdiğini idrak edecektir ki, sonra bu şükür ve hamd vazifeni yerine getirsin.İnsan, bu kâinatı dolduran İlâhî mucizelerin tefekkür ve hayret gerektirdiğini bilecektir ki, tespih ve tekbir vazifesini ifa etsin.
İnsan, başka insanlara merhamet etme şuuruna erecektir ki, zekât ve sadaka verme yolunu tutsun. Bütün bunlar imanın ve marifetin, yani Allah’a inanmanın ve O’nu tanımanın meyveleridir.

***
Rububiyet, terbiye edicilik mânâsına geliyor. Bütün âlemlerin her birinde bu fiil bir başka şekilde, bir başka güzellikte, bir başka mükemmellikte kendini gösteriyor. Ve biz her namazda Fatiha Sûresini okurken âlemlerin Rabbine hamd etmekle bu farklı terbiyelerin şuurunda olduğumuzu ilân etmiş oluyoruz.

Işıklar âlemini de Allah terbiye ediyor, gözler âlemini de. Ve biz, güneşin ışık verecek şekilde, gözümüzün de ondan faydalanacak biçimde terbiye edildiklerini düşünerek Rabbimize şükretmekle
“tezahür-ü Rububiyete karşı, ubudiyet”
vazifemizi yerine getiririz. Gıda maddelerinin yenilecek şekilde, ağzımızın, dilimizin, midemizin de onlardan faydalanacak tarzda terbiye edildiklerini nazara alarak, Rabbimizin bu sonsuz ihsanlarını hayret ve teşekkürle karşıladığımızda, yine o rububiyete karşı ubudiyetle mukabele etmiş oluruz.

Kâinatın yaratılması insan için, insanın yaratılması ise ubudiyet içindir. Burada dikkatimizi iki kelime çekiyor; âlâ ve küllîye kelimeleri. Bu iki kelime bize bu vazifeyi mümkün olduğu kadar mükemmel ve dar kalıpları aşarak olabildiğince küllî yapmamızı ders veriyorlar. İnsana bu noktada bambaşka bir istidat verilmiştir. O, aklıyla, hayaliyle sadece hazır eşyayı değil, o anda görmediği nice şeyleri, hatta geçmişi ve geleceği düşünebilir.

Böylece fikri, düşüncesi, anlayışı ve feyzi küllîleşir. Eline aldığı bir meyveyi yerken, o anda bir milyonu aşkın canlı türünün sonsuz denecek kadar çok fertlerinin rızklandıklarını, kendisinin de bu İlâhî sofradan faydalanan bir fert olduğunu düşünebilir ve böylece Allah’ın Rezzak ismini küllî mânâda tefekkür etme imkanına kavuşur.

Dilerse, düşüncesini geçmiş ve gelecek zamanlara da götürür. Bütün zamanlarda ve mekânlardaki her türlü nimeti ve onlardan istifade edenleri, hayalinin yardımıyla, birlikte düşünür ve tefekkürünü daha da küllîleştirir. Bütün İlâhî isimlerin tecellileri için benzer şeyler söylenebilir. Nur Küllîyatında, “İyyake na’büdü” (Biz ancak sana ibadet ederiz) ayetinin açıklaması yapılırken, ayet-i kerimede niçin ben değil de biz denildiğine dikkat çekilir ve böyle denilmekle üç ayrı cemaatin kastedildiği ders verilir. Bunlardan birisi bütün müminler, diğeri vücudumuzda vazife gören ve her biri kendine mahsus bir ibadetle meşgul olan bütün organlar, hücreler, duygular.., üçüncüsü ise bütün bir varlık âlemi.

Demek oluyor ki insan, bütün varlık âlemi namına “İyyake na’budü” diyebilecek bir kabiliyettedir. İşte tek başına da namaz kılsa, ferdiyetten kurtulup bu üç cemaatin ibadetlerini Rabbine takdim eden insan, küllî bir ibadet yapmış demektir. İnsanın bu kâinata meyve olması da böyle bir neticeyi doğurmaktadır. Bir ağacın bütün birimlerini şuurlu farz etseniz, en küllî tefekkürü meyve yapacaktır.

Çünkü meyvenin içindeki çekirdek bütün ağaçtan süzüldüğü için, o meyvede ağacın tümünün ibadetlerini temsil ve tefekkür etme kabiliyeti bulunacaktır.Bu küllî ubudiyeti en ileri derecede yapanlar, kâinat ağacının en mükemmel meyveleri olan peygamberler ve özellikle Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’dir(asm).“Maksad-ı âlâ ve ubudiyet-i küllîye” mânâlarıyla şu kutsî hadis arasında yakın bir ilgi vardır:“Sen olmasaydın ben felekleri yaratmazdım.”

 

Ahsen-i takvîm, Alâ-yi illiyyîn, Esfel-i sâfilîn terimlerini açıklar mısınız?

 

Tin sûresi 4. ayette insanın ahsen-i takvimde yaratıldığı ifade edilir. Takvim kelimesi kıvamla aynı köktendir. Yani insan en güzel kıvamda yaratılmıştır. Bilindiği gibi sözgelimi, bir yemeğin güzelliği onu meydana getiren malzemelerin uygun kıvamda olmasıyla gerçekleşir. Onun gibi insandaki her bir aza ve cihaz olması gereken ideal kıvamda yaratılmıştır.

Mesela, göz en uygun yere yerleştirilmiştir. Bazı şeyleri görür, ama her şeyi göremez. Her şeyi görememesi de ayrı bir güzelliktir. Kendisine baktığımız bir insanın iç azalarını da görsek herhalde rahatsız oluruz. Bu kıvamda yaratılış diğer organlar için de aynen geçerlidir.

Âlemlerin Rabbi, “Muhakkak biz insanı ahsen-i takvîmde yarattık” buyuruyor. Ve insan, bu üstün yaratılışıyla, nice güzelliklerin tohumunu saklıyor. Anlamağa, inanmağa, amel etmeğe, sevmeğe, şefkat etmeğe, feyz almağa aday.

Peygamberlik bu ulvî mahiyetten çıkıyor. Evliya, asfiya bu mahiyetin meyveleri. Âlimler, ârifler, muttakiler, sâlihler, cömert simalar, âdil hükümdarlar hep bu ulvî mahiyetin değişik sahalardaki farklı meyveleri.
Ahsen-i takvimin bir ciheti de şudur: Kâinat insanla kıvamını bulur. Şu kâinatta her şey şu şekliyle olsa, ama insan olmasa, kâinat nakıs kalır, kemalini bulmazdı. Çünkü insan şu büyük kâinat kitabının en anlayışlı mütalaacısıdır.

İnsan yaratılışı itibariyle, Allah’a iman ve Onu tanıma konusunda en cami bir mahiyete sahiptir. İnsan Penceresinde insanın üç cihetle esma-i İlahiyeye ayna olduğu ifade edilir. Bunlardan birisi de zıddiyet itibariyledir. Soruda geçen noksanlıklar bu noktada insan için büyük bir marifet hazinesidir. İnsan sonsuz acziyle Allah’ın sonsuz kudretine, sonsuz fakrıyla Onun sonsuz zenginliğine ayna olduğu gibi, noksanlıklarıyla da Allah’ın kemaline ayna olur. Diğer iki cihet de nazara alındığında insanın ahsen-i akvim üzere yaratıldığı daha iyi anlaşılır.

Buna göre, ahsen-i takvîm, “kıvama koymanın, biçimlendirmenin, mânen ve maddeten doğrultmanın en güzeli” demek oluyor.

Alâ-yi illiyyîn; “yücelerin en yücesi; en ileri nokta.; cennetteki üstün makam”, esfel-i sâfilîn ise “aşağıların aşağısı, sefillerin en sefili, cehennemin en derin azap mahalli” şeklinde tarif edilmiştir.

Nur Külliyatında, “küfür, mahiyet-i insaniyyeyi yıkar, elmastan kömüre kalbeder” denilerek, büyük bir hakikat dersi verilir. Demek ki, insan ahsen-i takvim ile ifade buyrulan bir elmas mahiyetinde yaratılmış. Kendisini rıza çizgisinden, istikamet hattından dışarı çıkarırsa, ceza alarak aşağıların aşağısına atılıyor. Bu çöküş “kömür” olmakla sembolize edilmiş.

O halde, ahsen-i takvim, “ömür sayfasına en güzeli yazabilecek kıvamda, kabiliyette yaratılmış olma”, alâ-yı illiyyîn, “bunu başarabilenlerin yüksek makamı” esfel-i safilîn ise, “yanlış yazanların büyük düşüş ve çöküşüdür,” diyebiliriz.

Nur Külliyatında insanın iman nuruyla alâ-yı illiyîne çıkacağı, küfür zulmetiyle de esfel-i safilîne düşeceği kaydedilir. O halde, insan bu iki makama da bu dünyada eriyor yahut düşüyor. Dünya ahiretin tarlası olduğu için de, ahirette de buna göre cennetin en yüce mertebelerine çıkıyor, yahut cehennemin en derinliklerine iniyor.





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
Siteniz:
Mesajın:
 
  ARPADERESİ KÖYÜ HARMANCUK YAYLA ŞENLİĞİ ** *** *** **** ** *** ???? *** ** * **  

 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
RADYO ARPADERESİ